Türkiye'de darbecilik mesleği - 3

  Türkiye Haber Merkezi Yazarı Adnan Akgül, kaleme aldığı "TÜRKİYE'DE DARBECİLİK MESLEĞİ" başlıklı yazı dizisinin üçüncü bölümüyle bugün okuyucularının karşısına çıktı.

İşte yazı dizisinin üçünc bölümü;

Şu işe bakın ki aradan yaklaşık olarak 2 yıl geçer bir ihtilal daha olur.

Bu defa 22 Şubat 1962 yılında Kurmay Albay Atalay Talat Aydemir o güne kadar yönetimi elinde tutan 27 Mayısçılara karşı 600 Asteğmen ile darbe girişiminde bulunur.

62 darbesini anlatan cahil cühela safsatalarında darbe döyle anlatılıyor.

Aslında olayın gerçek yüzü farklıdır.

Son seçimlerde büyük oy patlaması bekleyen Chp %35 Menderesin DP sinin devamı olarak görülen AP ise %34 oy alır. Askerle iç içe olan ve kesinlikle Askeri rejime geçileceği sözünü veren İnönü İngiltere ve Almanya'nın baskıları karşısında mecburen AP ile hükümet kurmak zorunda kalacaktır.

Göbekten İngiltere'ye bağlanmış olan Türkiye için yapabilecek bir şey kalmamıştır.

Chp ve AP iktidarı.

Verilen sözlerin yerine gelmediğini gören ve Olaylardan her defasında rahatsız olduğunu dile getiren rütbeli askerler bir fırsatını bulur ve tepeden inmeye çalışır ama o gece hesaba katmadıkları bir albay karşı ihtilal ile alelacele darbe girişiminde bulunur.

Buna rağmen tanklar geç hareket eder, bazı askeri birlikler ağırdan alır hasılı Başbakan eski paşalardan İnönü Cumhurbaşkanı yine eski paşalardan Cemal Gürsel olunca durum arap saçına döner.

''ya arkadaş biz manyakmıyız zaten kafada iki asker var, otur oturduğun yerde'' denilerek destek birlikleri gerisin geri Ankara'nın ücra mahallerinden kışlaya dönmeye başlar,

Olan Kurmay Albay Aydemir, bazı subaylara ve 600 öğrencisine olmuştur.

Subaylar ihraç edilmiş, öğrenciler evlerine gönderilmiş, baştakiler kodese tıkılmıştır.

Sonuç;

Yine İngiltere ve Almanya'nın dediği olmuştur.

Türkiye tamamen iki başlı bir yönetim modeline geçmiştir.

En çok oy alanla ikinci parti iktidarı modeli.

Bir koltuk ve (özür dileyerek yazıyorum) iki popo modeli.

Bir beden ve iki kafa modeli.

Milattan öncesi bile görülmeyen bir yönetim şekli.

Ne var ki bunda demeyin sakın.

Ya arkadaş şirket kurarken bile Yönetim Kurulu Başkanı tayin edilirken koskoca bir ülkeyi İngiltere ve Almanya bir çok defa iki kişi ile yönetmeye zorlamış siz hala koalisyon hükümetinden 'ne varki bunda' diyerek bahsedebiliyorsanız yuh olsun derim.

Her neyse gelelim diğerine.

Yıl 12 Mart 1971

İktidar yine tek parti.

Adalet Partisi

Süleyman Demirel her defasında Adnan Menderes'in devamı olduğunu vurgulamaya başlır.

Her defasında oyunu arttırarak gümbür gümbür yoluna devam eder.

Askerin yaptığı araştırmalar oyların ana merkezinde muhafazakarların, özellikle tarikat ve cemaatlerin oy deposu olduğunu görür.

İrtica ve laiklik diye ortaya bir laf atılır,

Tahmin edeceğiniz gibi yine genç subaylar mırmırlanmaya balamıştır.

Gaz bu defa taşeron ülke ABD den gelmiştir.

Bu arada neden Amerika diyenlere hemen cevap vereyim,

Süreci araştırmanızı tavsiye ederim ama özet olarak yazayım,

Büyük İsrail hayaline her zaman ön ayak olmuş olan İngiltere kendi dilini konuşan Amerikalıları maşa kullanmanın daha doğru olacağına bu yıllarda karar vermiştir.

Sömürülerden dili bir hayli yanan İngiltere sömürüyü taşeron olarak kullanacağı bir ülkenin hatta Okyanus ötesi bir Ülkenin kendisini daha sağlama alacağı bilincine varmıştır.

Avrupa'nın yakınında Rusya'yı, Çin'i ve Müslüman Ülkeleri karşısına almak İngiltere'yi tehdit altına almak anlamına geliyordu.

Oysa ABD bu konuda hem güvenli bölgedeydi hem de kendi dilini kullanan en büyük sömürgesiydi.

Hık mık edecek kişilere aldanmayın.

ABD İngiltere'nin resmi anlamda tek ve en büyük sömürge devletidir.

Uzatmayayım,

12 Mart gecesi Genel Kurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay'a bir muhtıra gönderirler.

''Milli Hükümet'' kurulmazsa askerin ivedilikle yönetime el koyacağı telkini yapılır.

Sonuç olarak Süleyman Demirel şapkasını alıp ardına bakmadan kaçar gider,

Dik dursaydı bu günleri yaşamazdık demenin bir anlamı yok sanırım.

Ve yerine merkepleri güldürecek düzeyde ''Milli Hükümet'' kuruluyor

CHP Kocaeli milletvekili Nihat Erim tepeden inme Başbakan ilan edilir.

İngiltere'nin dediği bir kez daha olmuştur.

Başta postal yalayıcı bir Başbakan ve diğer partilerden bakanlar, başbakan yardımcıları vesaire.

Yine bir koltuk ve bir çok popo.

Sığın sığabilirseniz.

Geldikmi 12 Mart 1980 yılına?

Olayın başlangıcı daha vahim,

CHP sosyalist bir tabanda hızla ilerlerken sol görüşlü herkes Milli duygularla batıya bağımlılıktan ziyade komünizme koşmanın daha doğru olacağı kanaatine kapılıveriyor.

Bilin bakalım model kimin modeli?

1940 yılında kendi eliyle Batıya tam bağımlılık yemini eden ve ipleri İngiltere, Almanya ve taşeron ABD ye veren İnönü Ülke içinde sosyalist bir blok oluşturma çabasına hız vermiştir.

Aklınca Rusya bloğunu devreye sokarak karşı atağa kalkmak istemiştir.

Tabi bir yanlışı diğer yanlışla örtme gayreti içerisine girerek yaptığı bu çalışmayı eline yüzüne bulaştırarak. İçeride her kapıyı açan İngiliz, Alman ve ABD ajanlarını hesaba katmayarak.

40 lı yıllarda başlayan İngiliz, Alman ve ABD ajanlarının Türkiye içerisinde ayrıcalıklı seyahat özgürlüğü maalesef büyük bir faciaya yol açıyor.

Size hiç duymadığınız bir istatistik vereyim de burada ne demek istediğimi anlayın.

Dünya'nın hemen hemen bütün Ülkelerinin geçmişine bakın en ilkel ülkelerde bile yakın tarihin bir bölümünde bir İngiliz, Alman veya ABD gizli servis ajanının tutuklandığına, deşifre olduğuna, yargılandığına mutla rastlarsınız.

Bu konuda kesinlikle en ufak bir heyecanın olmadığı tek Ülke Türkiye'dir.

Çünkü İngiltere, Almanya ve ABD İnönü eliyle Türkiye'yi ajangahı haline getirmiştir.

Utanç verici bir durum.

Konumuza devam edelim.

Batılı gibi giyinen hiç kimse Batılı gibi yaşamayınca yörünge Rusya ve Çin'e dönüyor.

1950 yılında kapatılan Halkevleri 1960 darbesinden sonra İnönü tarafından resmi olarak yeniden açılıyor. Pasif olmayı aklından geçirmeyen muhalif gençliğe de bir kapı açılmış oluyor.

Gençlerin düşüncesi güzel ama İnönü için sebep çok farklı.

O dönemlerde DP nin %52 oy oranı genelde taşradan muhafazakar kesimden gelmekte ve milli şefin buna karşı bir strateji geliştirilmesi gerekiyormuş.

Muhafazakarları kırmayacak, oylarını kapacak farklı bir yöntem.

Çözümü halkevlerinde buldu bulmuş akıllı.

Arapça Ezanı yasaklatmış, Camiileri ahıra çevirmiş, Kuran okutulmasını yasaklatmış, muhafazakar bütün insanlara zulmetmiş birinin mütedeyyin insanlardan oy alamayacağı gerçeğini gören İsmetciğimiz soluğu Halkın düşüncesini değiştirip kazanmakta buluyor.

Halkevleri Dernek statüsünde yeniden açılıyor ve İnönü'nün maddi yardımları ile 1.000 noktada faaliyete geçiyor.

İlk etapta stratejisi doğru işlemeye başlar.

Mesela dedesi Rizeli, babası Erzurumlu bir aileden gelen, daha doğrusu Milliyetçi-Muhafazakar bir anne-babanın oğlu olan Deniz Gezmiş Halkevlerinde yetişmeye başlar.

Genç, dinamik, Vatansever bir çok genç.

Ama aşırı sosyalist hatta komünist.

Doğru işlemeyen tarafı ise bu gençler CHP ye yaklaşmak yerine daha radikal bir çizgide hızla CHP den uzaklaşan ve hatta CHP yi faşist gören Türkiye İşçi Partisine kayıveriyor.

Milli şef yine muz kabuğuna basmıştır ve tabiri caizse poposunun üzerine düşüvermiştir.

Milli solcuların tamamı Milli Rusçu veya Milli Çinci olup çıkıvermiştir.

Bu iş İngiltere'yi oldukça rahatsız eder.

İngiliz gazetelerinde makaleler yayınlanır, politikacılar açıklamalar yapar, Almanlar veryansın eder, ABD güya müttefiki Türkiye üzerinden gövde gösterisi yapmak için Ülkemize filolarını göndermeye başlar.

Biliyorum solcu kardeşlerimiz kızacak ama kızmak darılmak yok,

İnönünün yediği naneyi gelin hep beraber görelim.

Mesela dürüst bir Vatandaş ve iyi bir Vatansever olmasına rağmen

Nazım Hikmet gibi bir entellektüel bile bir şiirinde

''İnsan olan vatanını satar mı?

Suyun içip ekmeğini yediniz.

Dünyada vatandan aziz şey var mı?

Beyler bu vatana nasıl kıydınız?''

derken, bir başka şiirinde

Şimdi şurdan saptım mıydı, şose, tirenyolu, ova. Yirmi beş kilometreden pırıl pırıldır Moskova...

diyebiliyordu.

Milli şef bir türlü halka muktedir olamıyor ve her defasında hınçla bir başka hata yapıyordu.

Ve her defasında İngiltere, Almaya ABD eliyle müdahale etme cüretinde bulunabiliyordu.

İktidara gelemeyişinde Genel Kurmaya veya TSK ya bir işaretle darbe yaptıran bu zavallı 1972 den sonra ipleri tamamıyla İngilizlerin eline verdi.

Sağcı radikallerden umudunu tamamen kesen şef solcuları da 72 den sonra tamamen kaybetti veya hakim olamadı. Oysa sosyalist bir parti ve sosyalist oy potansiyeli umudunu her zaman taze tutmuştu.

Faşizme karşı ayaklandığını düşünen her solcu karşısında İnönü'nün subaylarını buluyordu.

İnönü'nün subayları komünist veya sosyalist gençlere saldırdıkça sağ veya muhafazakar kesim kastedilerek duvarlara ''kahrolsun faşizm'' yazılıyordu.

Sosyalist her genç solcu CHP iktidarı veya muhalefetine rağmen devletin kurumlarına saldırıyor, sol iktidarın askerini, polisini düşman ilan ediyordu ve her defasında sağcılara çatıyordu.

Hatta bu gençlik o kadar beceriksiz bir şekilde solcu olarak yetiştirilmişti ki Üniversitelerde ''kahrolsun şeriat, yaşasın laiklik'' sloganı ile yürüyorken laikliğin Sosyalizmin ve Komünizmin azılı düşmanı olduğu gerçeğini akıllarının ucundan bile geçiremiyorlardı.

Türkiye bir anda komünist gençlerin laikliği savunduğu, laiklerin komünist takıldığı tek ülke oluvermişti. İnanın Çin'e, Kuzey Kore'ye, Rusya'ya gidip Laik Ülke isteriz diye bağırsanız sizi en yakın tımarhaneye tedaviye götürürler.

Bütün bunların 12 Eylülle ne alakası var demeyin sakın.

1960 yılında yasaklanan halkevlerinden, Üniversitelerden ''kahrolsun faşizm, kahrolsun şeriat yaşasın laiklik' diye bağıran gençlik hemen ardından 'susma sustukça sıra sana gelecek' bir başka tezata imza atarak laikliğin teminatı askere ve laikliğin düşmanı gördükleri muhafazakarlara savaş açmaya başladılar. Türkiye'nin kayan eksenini düzeltmenin tek yolunun gençlerin birbiri ile savaşmasından geçtiğini doğru hesaplayan Avrupalı ajanlar buna karşılık her iki tarafın eline silah vermekten onur ve gurur duymaya başlamıştı.

O dönemde kullanılan (sağcı veya solcu fark etmez) silahların tamamına baktığınızda hepsinin batı menşeli olduğunu çok rahat görebilirsiniz. Tabii Rus silahlarının sebebini anlatmama gerek yok.

Türkiye bir anda sağ-sol savaşının ortasına atılmıştır.

Öyle ki komünist gençlik ''Tam ve bağımsız Türkiye'' sloganları atarken Rusya'nın öncülüğünde Doğu bloğuna entegre şartları yerine gelmezse Türkiye'nin tamamında silahlı eylem tehditleri savururken, sağcı gençler vatan elden gidiyor denilerek kardeşlerine karşı kurşun sıkma fetvaları alıyorlardı.

Milliyetçi söylemlerle solculuk arasındaki bocalama karşılarına bir başka milliyetçi akımı çıkardı.

Ülkücüler.

Turancı bu gençler laik sosyalistlere karşı Türk cumhuriyetleri birliği tezini savunmaya zorlanmıştır.

Başta İngiltere, Almaya, ABD olmak üzere hiç bir batılı devlete güvenmeyen Ülkücüler haliyle Rusları, Çinlileri ve hatta Arap birliğini dahi kabul etmiyor Turan sevdasından başka sevdayı aşktan saymıyordu.

Bu iki karşıt genç güç arasına bu defa akıncılar sokuluverdi.

Silahların menşei yine aynı taraftandı.

Batı.

Daha ılımlı bu gençler Vatanseverlik ve Ümmetçilik esası ile hareket ediyorlardı.

Bu düşünceye göre ise Türkiye İslam birliği dışında hiç bir birliği kabul edemez, Türk veya Arap Müslüman herkes bir çatı altında toplanmadığı sürece coğrafyada kimse mutlu olamazdı.

Gelin görün ki üçünün ortak tek paydası vardı;

Tam ve bağımsız Türkiye ve Vatan sevdası.

Dünyada hiç bir gücün para veya başka bir şey için ayaklandıramayacağı Türk gençliğinin en hassas noktasını her defasında en büyük silah olarak kullanan İngiltere ve Almanya bir kez daha emeline ulaşmış oluyordu.

O güne kadar Ülke için ve durumu düzeltmek için h,ç bir şey yapmayan darbeci zihniyet bir kez daha devreye sokuldu.

Darbenin sebebi de aynı komiklikte.

Vatan sevdası.

Düşünebiliyormusunuz?

Solcu Vatansever, sağcı Vatansever, ülkücü Vatansever, akıncı Vatansever, muhafazakar Vatansever ama darbecide Vatansever.

Hepsi Vatansever ama hepsi düşman.

Kazanan İngiltere, Almanya ve taşeron ABD.

650 bin kişi gözaltına alınır, yüzlerce Vatandaş idam edilir veya işkenceden öldürülür, binlerce insan fişlenir, 60 Milyar dolar buhar olup uçar, Anayasa ve Meclis lağvedilip yenisi çıkarılır, bütün partiler kapatılır, parti liderleri tutuklanır, Türkiye Cumhuriyetinin bütün kurumlarının başına askerler getirilir, ekonomi çöker, açlık alır başını gider, işi olan işini aşı olan aşını kaybeder.

Ülkeyi 3 sene boyunca asker yönetir.

Komik bir durum anlatayım olayın vehametini taktirinize bırakayım.

Dönemin Spor Bakanı Albay Hüsamettin yılmaz.

Beden Terbiyesi Genel Müdürü Albay Yücel seçkiner.

2. Ligde oynayan MKE Ankaragücü Evren Paşanın özel bir kanunu ile 1. Lige çıkarılır.

MKE yani silah üreten kurumumuzun sponsorluğunda.

Darbe gecesi ABD Başkanı Jimmy Carter'a ''bizim çocuklar işi bitirdi'' mesajı verilmiştir.

Bizim çocuklar dediği Kenan Evren ve arkadaşları.

Bütün bu olanlara rağmen 2003 yılında ABD Ulusal Güvenlik Sorumlusu Türkiye Masası Şefi Paul Henze ''senin çocuklar işi bitirdi'' açıklamasının doğru olmadığını zaman gazetesinden yalanlamıştır.

Türkiye'de Anadolu Ajansı, İhlas Haber Ajansı, Doğan Haber Ajansı ve bir çok etkili haber kanalı olmasına rağmen neden zaman gazetesi sorusunun cevabını tamamen size bırakıyorum.

Sonuç; Türkiye bir çok gencini kendi elleri ile toprağa vermiş, ekonomi sıfıra inmiş, fabrikalar kapanmış ve İngiltere, Almanya, ABD Türkiyeyi ayağa kaldırmak için kesenin ağzını açmıştır, ayağa kaldırmıştır.

Tabi borç olarak verdiği göbek bağıyla ve Vatansever cuntaya sonsuz destek vererek.

Türkiye 1983 seçimleri ile beraber bir kez daha demokrasiye dönüş yapar.

Turgut Özal'ın açık ara farkla seçimleri kazanıp tek başına iktidar olmuştur.

Turgut Özal hiç tereddüt etmeden Adnan Menderes'in politikasını tekrar gündeme getirmeye başlar. Ülke ekonomisini dışa döndürür, özelleştirmeler tekrar yapılır. Yollar, fabrikalar inşa edilir, fabrikalar açılır. Sistem yeniden tesis edilmeye çalışılır. Adnan Menderesten sonra bir türlü eksi puanlardan kurtulamayan büyüme hızı ve GSMH artı değerler kazanmaya başlamıştır. İşsizlik oranı günden güne düşme eğilimi gösterir. Enflasyon tek haneli rakamlara çekilir. Üniversiteler inşa edilir.

Özal'ın Cumhurbaşkanı olması ile bir kez daha tek koltuk ve iki pop devreye girer.

Kötü gidişe dur demek isteyen Özal Cumhurbaşkanlığından ayrılıp tekrar partisinin başına geçecekken bir anda ölüverir.

Öyle olur böyle olur derken kabak Necmettin Erbakan'ın başında patlar.

Milli Nizam, Milli Selamet partileri ile politikaya başlayan Erbakan hayatının her döneminde milli kelimesini politik görüşünün anahtarı olarak kullanmıştır. Hangi partisi kapanırsa kapansın veya hangi partiyi tekrar kurarsa kursun Milli Görüş ilkesinden asla vazgeçmemiş bir politikacımızdır.

1995 yılında % 21.37 oy oranı ile birinci parti oldu. Buna rağmen 2. ve 3. partiler olan DYP-ANAP arasında kurulan hükümete kısa süre sonra bozuldu. 28 Haziran 1996 yılında DYP ile REFAHYOL hükümeti kuruldu.

1 yıllık bu süreçte Türkiye bütün dünya istatistiklerini alt üst ederek ve rekor kırarak %7.5 oranında büyüme gösterdi. GSMH dünya toplamında binde 11.96 dan 12.37 zıplama başarısı göstermişti. Asgari ücretten tutun bütün çalışanların maaşları artmaya başladı. Hiç bir şekilde yurtdışı yardımı alınmadı ve her ne hikmetse yurtdışı yatırımları bir anda fırlamaya başladı.

Bu yatırımların büyük bölümü ise Arap Sermayesine aitti.

Çünkü Erbakan Dünyanın ürettiği ve faaliyette olan G8 ülkelerine karşı gelişmiş Müslüman ülkelerden oluşan D8 oluşumu için reformlar çıkarmaya başladı. Erbakan bütün itirazlara rağmen Türkiye, İran, Pakistan, Bangladeş, Malezya, Endonezya, Mısır ve Nijerya ile İstanbul'da yapılan deklerasyonla D8 resmen ilan edilmişti.

Türkiye bu deklarasyon sonucunda inanılmaz bir cazibe merkezi haline geliyordu. Avrupa ve Rusya'ya atlamak isteyen bütün uluslararası Müslüman şirketler bir anda Türkiye'de ofis ve şirketleşme atağı başlattı.

Bunlar yaşanırken önce İngiltere'den, sonra Almanya'dan ve taşeron ABD'den bir anda aynı tarzda açıklamalar birbirini izledi. Bu defa İran'ın uluslararası ambargosu ve teknoloji kaçakçılığı, Pakistan'ın el kaide ile savaşı ve tarımı, Nijerya'nın Afrika Birliği bağlantısını ve Avrupalı şirketlerle enerji anlaşmalarını askıya alması kabahat sayıldı.

Ve nihayetinde bu sesler yükselir yükselmez devreye hemmeeen cunta giriverdi.

Önceden ajanlar eliyle konuşlanan oyunları yazmadan geçeyim.

22 Ocak 1997 de Gölcükte toplanan yüksek rütbeli subaylar alenen seçilmişlerin değil irticanın iktidarda olduğunu tartıştı. 4 Şubatta Sincan'da tanklar yürütülmeye balandı. Aynı ay içerisinde Oramiral Güven Erkaya anlamsız bir şekilde irticanın pkk dan daha tehlikeli olduğunu yani pkk yı terör listesinin son sırasına koyup irticayı ilk sıraya aldığı konuşmayı yaptı.

Ve nihayet 28 Şubat 1997 yılında MGK İngiliz ve Alman gazetelerinin daha önce yayınladığı bütün açıklamaları kopyalayıp yapıştırmış gibi bir karar açıkladı. Sadece açıklamakla kalmadı Başbakanın bu kararı imzalaması istendi.

4 Martta Başbakan Erbakan kararların yumuşatılmaması halinde imzalamayacağını açıkladı.

21 Mayısta Vural Savaş Partinin kapanması için dava dosyası açtı.

Baskılara daha fazla dayanamayan Başbakan 18 Haziranda alınan hiç bir kararı imzalamayarak görevi Cumhurbaşkanına devretti.

Sonuç; DYP çoğunlukta olmasına rağmen Ecevit, Mesut Yılmaz ve Cindoruk geçici hükümeti sonrasında yapılan seçimlerde DSP-ANAP-MHP iktidar ortaklığında bir koltuğa üç popo sıkıştırıldı.

Büyüme hızı bir anda eksiye düştü, enflasyon %50 lere dayandı, IMF kapısında 1 Milyar dolar için el pençe divan duruldu ama para alınamadı, bırakın işsizliği iş adamları intiharları gazetelerin bütün sayfalarını kaplamaya başladı, devalüasyonla Türk Lirası Afrika Ülkeleri para biriminin yanında bile teksirli kağıt muamelesine maruz bırakıldı. Askerin istediği bütün kanunlar hızla meclisten geçirildi. Askerle ilişkisini iyi tutan şirketlerin tamamı yedi de yedi.

Ve geldik en son darbecilerimize.

Aslında bu darbe girişimi iki ayrı ayaktan oluşuyor.

Birincisi e-muhtıra ayağı ikincisi ise maalesef 15 Temmuz kalkışması.

En başından alalım.

DSP-ANAP-MHP fiyaskosu ile sarsılan Millet kendisini bir anda sandıkla karşı karşıya bulmuştur.

Ama ne verilecek oy ne de parti bulmakta zorlanıyordur.

İşte tam bu dönemde daha önce İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını hiç bir Belediye Başkanının başaramadığı bir şekilde destansı bir idare ile yöneten Recep Tayyip Erdoğan arkadaşları ile beraber Ak Parti isminde bir parti kurdu. Partinin söylemleri ve kadrosu ise ayrı bir ilgi odağı haline geldi.

Kadro genel anlamda 80 darbesinden sonra iktidar olan Anap'ın efsane bakanlarından ve 28 Şubata kadar bir sene iktidarda durmasına rağmen bir senede %7 büyüme gerçekleştiren Refah Partisinin yasaklanmamış çalışma gurubundan oluşuyordu.

Tek sıkıntı liderinin bir şiirden dolayı tutuklanması ile ömrü boyunca Milletvekili seçilemeyecek olmasıydı.

Yani Recep Tayyip Erdoğan.

Öyle ya bir parti düşünün ki iktidar olması halinde bile lideri Başbakan olamayacaktı.

Seçimler yapıldı ve büyük bir sürprizle meclise sadece Ak Parti ve CHP girebildi.

Sağ oyların büyük kısmı Ak Partiye sol oylar ise CHP ye kaymıştı.

Oyların %34.28 i Ak Partinin %19.39 u CHP nin oldu. Diğer partiler d'Hondt sistemi daha doğrusu %10 barajını aşamadığı için temsil hakkı kazanamamıştı. Buna göre Ak Parti 363, CHP 178 Milletvekili ile meclisin yeni sakinleri haline geliverdiler.

İki Partili yani sadece iktidar ve ana muhalefetin temsil ettiği bir meclis.

9 bağımsızın çerezden sayıldığını belirtmek isterim

Buna rağmen ve bir önceki döneme nazaran bu meclis sayısı bile Türkiye'ye bir anda ivme kazandırmaya yetmişti. Önce yasaklı olan Ak Parti lideri için muhalefet partisinin de desteği ile seçilme kanunu değiştirildi. Lokal bir seçim yapıldı. Lider de Milletvekili olmuştu.

Yeni bir hükümet kuruldu ve muhtar olamaz denilen Recep Tayyip Erdoğan Başbakan oluverdi.

Ekonomi bir anda canlanmaya başladı. Enflasyon hızla geriledi, işsizlik düştükçe düştü, yatırımların tamamı yabancı kaynaklı yatırımlara dönüştü, Ülkede bir anda yüzlerce Milyar dolarlık şirketler oluşmaya başladı, daha önce 1 milyar dolar için IMF kapısında çadır kuran Devletin şirketleri milyar dolarlık olmaya başladı.

Duble yollar, her şehirde açılan üniversiteler ve fabrikalar, alışveriş merkezleri şunlar bunlar derken büyüme oranında önce 5. sonra 3. lükler gelmeye başladı.

GSMH de Türkiye bir anda en hızlı gelişen ülke oluvermişti.

Bırakın Dünyayı yıllarca diş bileyen Yunanistan Başbakanı bile ağzı açık ayran delisi gibi hayran hayran Türkiye'yi izliyordu. Bütün dünya bizi alkışlarken bu gelişmeleri izlemeyen ve konuşan ilk üç ülke İngiltere, Almanya ve ABD olmuştu.

Önce Almaya sonra İngiliz ve nihayetinde ABD gazetelerinde yazılar yine aynı senfoniyi seslendiriyordu. Almanlar Başbakan ve Cumhurbaşkanının ılımlı İslamcılardan olması halinde Avrupa'ya etkisini, İngilizler Türkiye'nin özellikle Arap ülkeleri üzerindeki hakimiyetini, ABD ise özgürlükler vurgusunu dillendirmeye başlamıştı.

İşin içine Türkiye'nin Kuzey Irak üzerinde hummalı bir alışveriş koridoru girince sinirler bir anda alt üst olmuştu.

Hükümet bir yandan aday gösterdiği Cumhurbaşkanını tanıtmaya gayret ederken bir yandan da gelen bu açıklamalara cevap yetiştiriyor, iş dünyasını ve muhalefeti rahat olması konusunda ikna etmeye çalışıyordu.

Dış muhaliflerimizin gazetelerinden sonra politikacıları konuşmaya başlayınca da cunta emri yerine getirmekte gecikmedi.

Cumhurbaşkanlığı seçimi olmasına, Türkiye'de iyi gidişin değişmemesine, sistemin zarar görmemesine rağmen 27 Nisan 2007 gecesi saat 23.20 de paşalar internet sitesinden bir açıklama yayınladı. Yapılan açıklama özetle Laiklik vurgusu yapıyor ve gözdağı veriyordu.

Oysa ortada Türkiye'nin gelişmesi dışında ne Laiklik problemi vardı ne de aksi açıklama.

Tek sıkıntı İngiliz ve Alman gazeteleri üç ay süre ile ''Türkiye’nin laik kurumlarının altının oyulması’ haberlerini kesintisiz sürdürdüler.

İnanması güç ve acıdır ki aynı sözleri Yaşar Büyükanıt 'internet sitesinde yazılanları ben yazdım' diyerek adeta İngiltere ve Almanya'ya ile aynı cümleleri kurduğunu itiraf ediyordu.

Hatta Sabah Gazetesinden Erdal Şafak “Rehn beyefendi son olarak Genelkurmay Başkanlığı'nın ‘emuhtıra’sı için esip gürledi… Ama Batı basınında da özellikle son dönemde ısrarla vurgulanan ‘Türkiye’nin laik kurumlarının altının oyulması’ girişimleri için ‘Not ediyoruz’ demekle yetindi.

Rehn dediği adam o dönemde Avrupa Komisyonu üyesiydi ve Finlandiya'lı olmasına rağmen tek kelime ile İngiltere-Almanya'nın sözcülüğünü yapıyordu.

Öyle veya böyle bu durumda atlatıldı.

Bu atlatılma olayını basit bir cümle olarak almayınız lütfen. O dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan önce alttan aldı, sonra sert açıklamalar yaptı sonra kulak çekti sonra yumruğunu sıktı vesselam. Uzun mevzu ve gerçekten ayrı bir konu daha sonra Allah fırsat verirse uzun uzun yazarız.

Veeeeee

Son darbe kalkışmasındayız.

Şimdi her kafadan bir ses çıktığına bakmayın zaferle sonuçlanan savaşın kahramanı çok olur. Her gazeteci ben demiştim, ben karşıyım, ben vatanseverim der durur. Lütfen yanlış anlaşılmasın küçümsediğimden söylemiyorum bunları sadece kırgınlığımdan yazıyorum.

Bakın şimdi;

Hatırlarsanız yazımızın 28 Şubat süreci kısmında D8 kısmında Erbakan'ın gelişmiş 8 Müslüman ülkeyi İstanbul'da topladığını ve İstanbul deklerasyonu ile Dünya'ya tanıttığını anlatmıştık.

Sonrası malumunuz.

Peki D8 in ne zaman resmiyet kazandığını biliyormusunuz?

20 Şubat2009 yılında imzalanan anlaşma ile resmiyet kazanmıştır.

Siz şimdi bu anlaşmanın neler doğurduğunu da merak ediyorsunuzdur.

O konuya geçmeden önce duble yollar, Üniversiteler vs az sonra anlatacaklarımın yanında inanın devede kulak kalır.

Bu kısmı iyi okuyun ve lütfen okumakla kalmayıp araştırın.

Türkiye Cumhuriyeti bu anlaşma ile beraber Batıya akan Arap sermayesinin büyük bir kısmını Türkiye'ye çekmeye başladı. Dubai Serbest Ticaret Bölgesinde bulunan Dünyanın en büyük ekonomisinin büyük kısmının akışını kendi üzerinden Avrupa'ya ulaşmasını sağladı. (buna Avrupa'da komisyoncu diyerek engel olmaya çalıştılar)

D8 dışında kalan ama D8 ile irtibatlı tüm Arap ülkelerinin ekonomik akışı dolaylı yollardan Türkiye'ye entegrasyona zorlanmış oldu.

Türkiye'ye pasif ambargo uygulayan Batı elinde kendi Ülkelerinin doları, avrosu ve tahvili bulunan Arap sermayesi karşısında erime eğilimine girmeye başladı. Kızdı, sinirlendi, dizini dövdü ama Arapların piyasayı terk edeceğinden korktuğu için Türkiye'yi özgürlükler, diktatör falan safsatası ile sindirmeye çalıştı.

Bir süre sonra Arap sermayesi ile dolan Türkiye'nin başarısı karşısında Arap sermayesini kaybetmekte olan Avrupa ekonomik bu savaşta yenilgi üstüne yenilgiyi tatmaya alışamadı. Bu sermaye o kadar büyüdü ki Türkiye IMF e borcunu ödediği gibi IMF ortağı olduğu için borç veren Ülke konumuna yükseldi.

Daha önce Dünya sermayesinin musluğunu açıp kapayan Yahudi asıllı İngiliz, Alman ve ABD li büyük şirketler küçülme eğilimine girip işçi çıkarma rekorları kırmaya başladı. Çünkü ABD ve Avrupa ekonomisinin tek ve yegane ayağını Arap sermayesi oluşturmaktadır.

Bu sermayeye Afrika'nın altınını katarsanız ve bu altınların Nijerya üzerinden geçtiğini hesaplarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Dünyada bütün batılı ülkelerin ve Amerikan dolarının tek geçim kaynağı Arap ve Afrika zenginliğidir.

Bütün büyük fonların, tabii zenginliklerin, gücün, kuvvetin ve kudretin ana kaynağı burasıdır.

Şimdi bu açıklamalardan sonra tekrar 15 Temmuza dönelim.

Türkiye durdurulması gereken bir Ülkeydi.

Almanlardan hava ve silah hakimiyetini, İngilizlerden petrol ve sermayesi hakimiyetini, ABD den bölge hakimiyetini alıyorduk.

İsrail tarihinde ilk defa bir Ülkeye boyun eğiyordu.

ABD uzun süre sonra tarihinde ilk defa bir Ülkeden alt yapı yardımı alıyordu.

Almanya tarihinde ilk defa sanayi ve hava uçuşu yenilgisi alıyordu

Ve İngiltere tarihinde ilk defa sömürü yenilgisi alıyordu.

Daha önce gerçek anlamda sömürüsünde bulunan Kıbrıs ve Hindistan Türkiye'nin atılımı ile parmaklarının ucundan akıp gitmişti. Kıbrıs Rum kesimini Türkiye'nin dahiyane stratejisi ile Avrupa Birliğine, Türk Kesimini ise Türkiye'nin denizin altında su vesaire yatırımları ile tamamen Türkiye'ye kaptırmıştı.

D8 ile beraber Kuzey Irak petrolü, Pakistan, Nijerya, Malezya ve diğerler kuşlar uçup gerçek ağacına konmuşlardı.

Türkiye'yi durdurması gerekiyordu ve bunu yaparken Arapları kızdırmak işine gelmezdi.

Çünkü biliyordu ki Avrupa'nın Türkiye'ye en ufak müdahalesi bütün Arap halkının tek vücut olarak Türkiye'nin yanında olmasına yol açacak bu durum kendisini tekrar 1850 li yıllara itecekti.

Hemen üç ana merkezde projelendirmesine başladı.

Birinci ayağa El Kaideden ayırdığı Daişi hazırlamakla başladı. Amerika eliyle Arap Ülkelerine musallat edilen Daiş sadece Araplara saldırmaya, bölge ekonomisinin etrafından Arapların uzaklaşmasına yol açtı. Neticede sadece petrol bölgesini elinde bulunduran Daiş çıkardığı petrolü Batıya satıyor.

Hem de yok pahasına, Arap'lara pay bırakmadan.

İkincisi meşhur domino etkisi.

Önce Mısır etrafında temizlik yapıldı. Dikkat edin Mısır etrafında Mısıra destek verecek bütün devletler pasifize edilmiştir. Çünkü D8 Ülkeleri arasında Türkiye'den sonra en büyük ülke Mısır'dır.

Sonra Mısır'da darbe yaptırıldı ve darbeci hükümet D8 ile ilgili anlaşmayı derhal askıya almıştır.

Askıya almıştır diyorum çünkü Uluslararası bütün anlaşmalar hukuken yok sayılamaz sadece bir süre askıya alınabilir.

İşte geldik hain projenin üçüncü ve en önemli ayağına.

Domino etkileri, Daiş işe yaramayınca üçüncü plan devreye sokuldu.

Türkiye'de darbe yapılmalıydı ve bu kalkışma Arap sermayesini üzmeyecek şekilde kendisine Müslüman diyen kişiler tarafından icra edilmeliydi.

2010 yılında başlayan hücreleri uyandırma işlemi hızla devreye sokuldu.

Her biri İngiltere'ye Amerika'ya götürülerek özel yetiştirilen elamanlar Türkiye'ye döner dönmez Cemaat yapılanmasını koordine etmeye başladılar. Bu koordinasyon Cemaat evlerini birer hücre evine, üyelerini birer illegal örgüt üyesi haline getirdi.

Devletin kademelerinde bulunan cemaat üyeleri o kadar çabuk entegre olmuştu ki her biri hızla FETÖ olamaya başlamışlardı. Saf ve temiz manevi duygularla yetiştirilen bu yandaşlar hocaefendi vaazları ile resmen hipnoz ediliyordu.

Tek amaç vardı.

AKP yi yıkmak, yezidden kurtulmak ve yeni bir Türkiye oluşturmak.

Batı ile entegre olmuş, doğuya hükmeden bir Türkiye.

İşin tuhaf tarafı Ak Parti ile hiç bir alıp veremediği olmadığı halde.

İşe TSK içinden Subayları temizlemekle başladılar.

İlk kumpas İlker Başbuğ'a kuruldu ve maalesef bu aralar Tv programlarına çıkıp ahkam kesen paşamız zokayı ilk yutanlardan oldu. Ülkenin sağında solunda TSK ya ait mühimmatlar bulunmasına rağmen paşamız yanındakilerin telkini ile televizyona çıkıp lav silahını burnumuza sokarcasına 'bu elimde tuttuğum boru parçası'' diyiverdi.

Oysa o elinde tuttuğu boru parçasını sağa sola yerleştirende, onu bulup ortaya çıkaranda, onun eline tutuşturanda aynı kişilerdi.

Paşayı kandırmak ise çok kolay olmuştu 'Komutanım bu AKP ve Tayyibin işidir, bunlar zaten laikliğide sevmezler, çıkın açıklama yapın haddini bilsinler''

Koskoca Genel Kurmay Başkanı Türkiye Cumhuriyeti Kanunlarına iki dakika zaman ayırmadan soluğu TV ekranlarında aldı.

Aynı kişiler bu defa paşayı Hakim karşısına çıkardı.

Terör üyesi lideri olmak suçundan.

Silahı koyan belli, yakalayan belli, gazı veren belli, yargılayan belli.

Araştırın hepsi aynı tornanın mamülüdür.

Ama paşa yargılanırken hayret edilecek bir şekilde düşman gördüğü adam, Recep Tayyip Erdoğan aynı TV ekranlarına çıkıp ''kimse benim silah arkadaşıma terör lideri diyemez, hata yapmışsa yargılanır, aklanır veya ceza yer terörist lafını kabul etmem'' açıklaması yapıyordu.

Paşa kumpası anlamıştı ama iş işten geçmişti.

İkinci zokayı gazeteciler yedi.

Tayyip aşağı Tayyip yukarı, oraya koştu buraya yetişti, niye gitti neden geldi demelere başladılar.

Ve bam,

Hakaretin dozunu kaçırmaya başladılar,

Tayyip dedikleri adam ne yaptı dersiniz

Tek tek telefon açarak hepsini uyardı.

Yayın yönetmenlerini, patronları, muhabirleri kendisi bizzat aradı.

Aradıkları adamları söylediklerini dinleyince bu defa içeri alındılar,

İçeri girenleri bizzat devreye girerek dışarı çıkardı.

Oysa hepsi kendisi ve ailesi hakkında olmadık hakaretler yapan adamladı.

Bunlarda tutmayınca meşhur gezi olayları devreye sokuldu.

Kripto polisler ve belediye elemanları eliyle hazırlanan büyük kumpasa Recep Tayyip Erdoğan bir kaç arkadaşı ve oy verenleri dışında herkes bir güzel kandı.

Hatta maalesef Başbakan ülkede olmadan başlayan olaylara bazı Bakanlar ''anlaşalım gençler, söyleyin dediğinizi yapalı'' diyerek Devleti şah-mat durumuna getirmeyi bile başarmışlardır.

İstekler biliyorsunuz; köprü ve havaalanı inşaatı dursun vs.

Recep Tayyip Erdoğan faktörü bir kez daha devreye girdi. Durum bir anda Türkiye'nin lehine dönmeye başladı. Elini masaya vurdu, durumu anlattı, boyun eğmedi ama o dönemde dahi olaylar sükuta erdikten sonra bir tane Vatandaşına dava açmadı açtırmadı.

Her planında darbe yiyen Batılı güçler yine Fetö eliyle bu defa Yargı ve Polis gücü ile saldırmaya başladı. Daha önce hazırlandığı aşikar olan ses kayıtları, durdurulan mit tırları, Bakan çocuklarının bağlantıları, iş adamlarının bağlantıları ve Başbakanın oğlunun evinden alınma girişimi tam Tayyip Erdoğan'ın ameliyata gireceği zamana denk getirilmişti. Öyle ya Tayyip her defasında elini masaya vuruyor Milletinin gücünü işaret ederek olayları durduruyordu.

Öylede oldu. Şans eseri söz verdiği bir Vatandaşı ziyarete gittiği için ameliyata geciken Başbakan durumu öğrenir öğrenmez ani müdahaleye başladı. Hızlı bir şekilde sorun olan noktalar tespit edildi.

Bu defa cevap çok daha sert olmuştu. Devletin kurumlarında bulunan ve olayları çarpıtan, dinleyen, ortak olanlar hızla görevlerinden uzaklaştırıldı. Suçu işleyenler suçları kanıtlanarak ifşa edildi ve bir çoğu kaçmak zorunda kaldı.

Son olarak bir akşam üstü bu defa asker devreye sokuldu. Amaç yine aynıydı, darbeyi asker yapacaktı ve bu askerlerin tamamı cemaat bağlantılı olmalıydı. Arap kızmamalıydı, bir şey söylediğinde de ''biz yapmadık gurban sizinkiler yaptı'' denilerek aradan sıyrılacaklardı.

Olamdı yine Tayyip Erdoğan çıktı bu defa Milletini yanına çağırdı ve yumruğu masaya değil böğürlerine indirdi.

Şunu da yazmadan geçmeyelim bu yaşananlarda iki müthiş gelişme yaşanmıştır. Birincisi Suudi Kralının ölüp yerine prensin geçmesidir ki yeni Kral Türkleri Amerikalılardan daha çok sevmektedir.

İkincisi ise hepsinden önce Fenerbahçe'ye ve Aziz Yıldırıma kurulan kumpas halkın zihninde antrenman görevi görmüştür.

Sonuç;

değerli dostum hiiç boşuna bunu da atlattık diye düşünme.

İngiltere, Almanya ve taşeron ABD yeryüzünden temizlenmediği

Ve

Darbecilik meslek olmaktan çıkmadığı sürece ne sana rahat var ne de Batıya.

O bilir ki sen ayağa kalkarsan sömürecek kimseyi bulamaz

Sende bilirsin ki tilkinin kafası hep kurnazlığa çalışır.

Hadi dinlenin biraz yakında başka bir saldırıya geçeceklerine adım gibi eminim.

Unutmayın,

İnsan ve şeytan kıyamete kadar savaşmaya devam edecektir.


YORUMLAR (üye olmadan da yorum yapabilirsiniz.)
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.