"F.GÜLEN DECCAL'IN TA KENDİSİDİR!"
17 yıl içlerinde bulunan ve kendi deyimiyle “Hizmet Hareketi olarak gördüğüm, hizmet ettiğim ve büyük saygı duyduğum kişi” diye ifade ettiği ve 2003 yılında bağlarını kopardıktan sonra FETÖ lideri F.Gülen’in “Deccal” olduğunu iddia eden Said ALPSOY’un her satırı itina ile okunması gereken röportajı.

Bu örgüte(FETÖ) ne zaman, nasıl ve neden girdiniz?

Ben İzmir Foçalıyım, üç nesil Foçalıyız, klasik İzmirli bir aileyiz. Mesela benim rahmetli babam aktif bir CHP’liydi. 4 kardeşli bir ailenin en küçük çocuğuyum. Benim üstlerim 12 Eylül gençliği, İGD mensupları falan. Böyle bir geçmişin içerisinden gelerek 16-17 yaşlarında İslam’ı öğrenmeye merak saldım. O sırada çevremde bulunan Risale-i Nur talebeleriyle tanıştım. Bunlar Fethullah Gülen ekibi değil Mehmet Kırkıncı hocayla hareket eden ekip. Dolayısıyla (inşallah olmuştur) benim hidayete ermem onlarla oldu. Bundan 4 sene sonra, yani 1986’da üniversite için İstanbul’a gelince birçok İslami cemaati araştırma ve tanıma fırsatım oldu. Bu esnada Fethullah Gülen ve hareketi beni etkiledi. Disiplinli oluşları, ciddi oluşları, sistemli oluşları ve en önemlisi diğer cemaatlerden ziyade ne istediklerini bilen bir yapıda oluşları beni etkiledi. En azından dış görünüşleriyle diyeyim daha fedakâr ve ihlaslı oluşları bana cazip geldi. Bu özellikleri benim yaşımda (21-22) idealist bir Müslüman genci etkileyecek özelliklerdendi. Nihayetinde benim de üzerimde etki oluşturdular. Ben hiçbir zaman İslam’ın altındaki bir kimliği İslam’ın üstünde tutmadım. Bu Allah’ın bana bir lütfu diyorum. Bu düşünce ile şu anda İslam’a en büyük hizmeti eden bunlar ve öyleyse ben de onların arasında olmalıyım dedim. Araştırdım, takip ettim, ihtiyatlı bir deneme sürecinden sonra onlar beni tanıdı ve ben onları tanıdım. Sonucunda da 1987 yılında bu yapıya kendi iradem ve gayretlerimle dâhil oldum.




Bu hareketin başlangıç noktası İzmir. İzmir diğer Anadolu şehirlerine göre İslami yaşantıdan uzak bir yer. Bu hareketin başlangıç noktası olarak bu il özellikle mi tercih edildi?
Kesinlikle evet. Bu soruya cevap verirken bizzat 17 yıl içerlerinde bulunan ve ardından gezi süreci sonrasında bu yapıyı özel araştırma alanı olarak belirleyen ve ciddi bir backgrounda, bilgiye sahip bir kişi olarak kendimi görebileceğim düşüncesiyle cevap verebilirim.

Yaptığım inceleme ve araştırmalarımda ilginç detaylar gördüm. 1966 senesinde F. Gülen’in ilk İzmir’e gelişini Faruk Mercan’ın yazdığı kitapta bizzat kendisi anlatıyor. Orada Trakya’da (Edirne’de) sıkıntılarım vardı, yalnızdım diyor. Daha sonra Trakya’dayken onu keşfetmiş ve onunla dostluk kurmuş olan dönemin Edirne müftüsü Yaşar Tunagür’ü (1959-1960) görüyoruz. F. Gülen o dönemde orada bir camide müezzin.

Burada bir parantez açayım, Yaşar Tunagür’ün 1950’lerden itibaren MİT’in diyanetteki adamlarından biri olduğunu söyleniyor. Parantezi kapatalım, bunu aklınızda tutun. Ayrıca Yaşar Tunagür’ün 1966 tayini teamüllere ve hiyerarşik yapıya ters olarak İzmir merkez vaizliğinden Diyanet işleri başkan yardımcılığına çıkıyor. Bu sıçrayış biraz manidar! Ve kendisi İzmir’den ayrılırken yerine F. Güleni’i getirmek istiyor. F. Gülen bu süreci anlatırken Yaşar Tunagür’ün kendisini sıkboğaz ettiğini, kendisinin bu tayini istemediğini ancak Tunagür’ün tayin dilekçesini sekreterine yazdırıp altına zorla imza atmamı sağladı diye anlatır. Yaşar Tunagür, zaten üzerine mim koyulması gereken bir kişiyken böyle ısrar etmesini düşünmek lazım.

Bu konuyu Gazeteci yazar Mahmut Övür köşesinde iki kere yazdı, ancak hiç bir yalanlama gelmedi. Ardından 1972 yılında İstanbul’da Vehbi Koç’un köşkünde bir yemek yeniyor ve masada Vehbi Koç, Yaşar Tunagür, Aydın Bolak (petrolcü işadamı) ve Fuat Doğu (dönemin MİT müsteşarı) var. Bu insanların hepsi kendi ağırlıkları olan insanlar olarak bu masada olmasını kimse garipsemez. Ama masada 30 yaşlarında genç, sıradan bir vaiz ve Kuran kursu hocası olarak Fetullah Gülen de var. İlginç olan detay bu.

Ayrıca İzmir’e gider gitmez onu himayesinde almış olan büyük bir ihtimalle Yaşar Tunagür’le irtibatlı bir esnaf var. Ali Rıza Güven (Bediüzzaman'ın talebesi ve Şule Yüksel Şenler'in ağabeyi Üzeyir Şenler, ölüm döşeğinde yaptığı sohbette Fethullah Gülen'in Mason üstadının İzmirli iş adamı Ali Rıza Güven olduğunu söylemişti). Daha sonraki araştırmalarda Ali Rıza Güven’in MİT elemanı olduğu, F. Gülen’i İzmir’e gelir gelmez devraldığı ve haftada bir Fetullah Gülen’in faaliyetleri ile ilgili bağlı bulunduğu noktaya yazılı rapor verdiği görülmüştür. Bütün bu taşları yan yana koyduğumuzda bu hareketin başlangıçtan itibaren bilinçli bir hamle olduğunun somut göstergeleridir. Olayın sosyolojik boyutunda ise, örneğin Konya’da, Erzurum’da, Rize’de FETÖ sıfırdan bir faaliyete başlamış olsaydı durum şu olurdu. İslami bilince az çok sahip bir kitleye kendi faaliyetlerini anlatıp, ikna edip onları kazanmaya çalışacak, zaman harcayacaktı. Ama aynı işi İzmir’de yapmaya kalktığında hem kendi cemaatini tanıtacak hem de F. Gülen’in elinden dilinden İslam’ı öğrenecekler. Yani önceden iyi-kötü İslam’ı bilen bir altyapı yeni bir hareket için sıkıntı. Ama hiçbir dini bilgisi olmayan insanlara din adına ne anlatırsanız din o dur. Yani F. Gülen İzmir’de hem paralel bir din anlayışı inşa ediyor hem de kendi kurumsalını oluşturuyor. Onun için İzmir özellikle isabetli seçilmiş bir noktadır diyebiliriz.

Peki yapıya dahil olduğunuzda neyle karşılaştınız? 17-21 yaşlarında İslami arayış içinde olan bir gencin tatmin olduğu bir yapı mıydı yoksa başka bir yapı mıydı karşılaştığınız?
Bu yapının içeresinde bulunduğum 17 yılın ilk yarısı yani 7-8 yılında ciddi diyebileceğim, yani bende rahatsızlık oluşturan bir şey olmadı. Bunun iki sebebi olabilir; ya vardı ben göremedim ya da son zamanlarda gördüğümüz manevi perişanlığın F. Gülen’in şahsından çevresine henüz sirayet etmemiş olmasıydı. Çünkü o dönemlerde beni ve herkesi etkileyen şey bu yapının takva derinliği ve yaşantısıydı. Kimse o yapıyla takva konusunda yarışamazdı. Örneğin her gece kalkıp kılınan teheccüt namazı adeta altıncı farz gibiydi. Yazın en uzun günlerinde bile Pazartesi-Perşembe oruçları tutuluyordu. Hanımların bir tesettürü var, İslam’da el-ayak-yüz açıkta olabilir biliyorsunuz. O dönem F. Gülen, hanımların yüzlerini bile tamamen örtmesi farzdır diye vaaz kürsülerinden söylüyordu.

Bunları görünce 18-20 yaşında idealist bir Müslüman genç olarak “aradığım bu işte” diyordunuz. Bu takva hali sizin üzerinizde cemaatin müthiş bir kredi oluşturmasını sağlıyordu. Arada tek tük istisnai olumsuzluklar görseniz de bu kredi nedeniyle pek dikkatinizi çekmiyordu. Hiç ummadığınız birinde gördüğünüz bir yanlışı kişisel olarak görüyorsunuz ve bu yanlış sizde çelişki oluştur muyordu? 
Bu sebeplerden dolayı ben şahsen 8-9 sene hiçbir rahatsızlık yaşamadım. Motivasyonumda hiçbir eksiklik olmadan bağlılığıma, hizmetime devam ettim.
Ancak 1995/96 yıllarından itibaren yapıda irili ufaklı yanlışlıklar görünce bendeki o kredileri eksiye doğru gitmeye başladı. 2003 yılına gelince bu yanlışlıklar tahammül edilemeyecek seviyeye gelince nasıl kendi irademle bu yapıya girmişsem yine kendi irademle “daha bu işin manevi vebaline ortak olamam” deyip yapıdan ayrıldım. Ama şimdi geriye dönüp baktığımda benim ayrılmama sebep o zamanki olaylarla şimdi kendi insanına kurşun sıkma alçaklığını gösteren yapıyı kıyasladığımda o zamanki rahatsızlıklarım daha naif, daha basit şeylerdi.



Siz o yapının içerisindeyken 28 Şubat süreci yaşandı. 28 Şubat’ta takınılan tavır tam neydi?
Çok rezilane bir tavırdı. Benim ayrılışıma o dönemdeki takınılan tavrın birinci derecede etkisi olmuştu. Sıtkım sıyrıldı o dönem. Devamlı olarak üstlerimiz bize “28 Şubatçı paşaların belasını musibetini üzerimize çekmeyelim” diyorlardı. Bu tavrı da, okullarımız kapatılmasın, yurtlarımız kapatılmasın tarzındaki argümanlarla izah ediyorlardı… Örneğin; evinizi eli silahlı 4-5 kişi basıyor, siz de ben bunlarla başa çıkamam o zaman bırakın girsinler namusunuzu ırzınızı kirletsinler… Böyle bir tavır değil Müslümanın sıradan bir insanın dahi kabul edeceği bir şey değil. Benim o zamanki iç düşüncem dik duralım, öleceksek de onurumuzla ölelim idi. Ama FETÖ’nün bakışı bu değil, zilleti seçmekti.

O dönemde (28 Şubat) F. Gülen ulusal kanallara çıkıp yüzü kızarmadan şöyle diyordu “Bugünkü Milli Güvenlik Kurulu müçtehit konumundadır, kararlarında isabet ederse iki sevap isabet etmezse bir sevap kazanır.” Hala aklıma geldikçe utanıyorum. Bunu söylemektense bizi vursunlar, ölelim diyordum içimden o dönem. Bu konulara “Çelişkiler İnsanı Fetullah Gülen” kitabımda da değindim.

Türkiye’de birçok cemaat var. İnsanlar bu cemaatlerin toplantılarına fırsat buldukça gider manevi olarak destek alır, huzur bulur. Bir yandan da normal hayatlarına devam eder. FETÖ (önceden cemaat) nasıl bir işleyişe sahip?
Bu yapının işleyişinde standart bir insan tipi ve standart bir örgüt şeması yok. Yapı kısaca şöyle:

1) Mahrem hizmetler bölümü. Burada Türk silahlı kuvvetleri, Emniyet, Yargı ve İçişleri bakanlığı vardır ve bunlar mahrem hizmetler bölümünde birbirinden bağımsız özerk yapıdadır.

2) Esnaf hizmetleri bölümü. Bu yapı diğerlerine göre daha özel. Bu yapıda özerkliğiniz ve özgürlüğünüz var. Çünkü siz alan değil sürekli veren tarafsınız. Bu size bir parça dokunulmazlık kazandırıyor. Nazlısınız yani. Esnaf demek sizin bildiğiniz mütevelli.

3) İdare örgütü bölümü. Yani esnaf yapısını, öğrenci yapısını dizayn eden örgütün hiyerarşik yapısını koruyan profesyonel idare örgütü.

4) Öğrenciler, insan kaynağı bölümü. İlkokuldan master’a kadar süren süreçteki örgütün yetiştirdiği öğrenciler.

Bu dört yapının standartları birbirinden farklı ve birbirinden bağımsızdır. Bunları tek noktada toplayan standart bir şema yok… Ancak bu yapıların elemanları istisnai durumlar hariç kesinlikle kendi insan kaynaklarından yetişmiş elemanlardan seçilmektedir. Örneğin siz otuz yaşını geçmiş ve yapıya sonradan dahil olmuş birisiyseniz ağzınızla kuş tutsanız yapıda önemli bir noktaya gelemezsiniz, abi, imam olamazsınız. Eğer ilkokul, lise, üniversite çağlarında iseniz yani kişiliğinizin tam oturmadığı yıllardaysanız yapıya dahil olmada problem yok. Ancak o yılları geçip otuzlu yaşlardan sonra ister iyi niyetli, safiyane ister art niyetli, çıkar için yapıya dâhil olsanız maddi manevi her şeyinizi verseniz ve bunun karşılığında bir onore edilmek, görev-sorumluluk-makam beklerseniz boşa beklersiniz. Verilmez. Ama bu size hissettirilmez. Eğer FETÖ’nün insan kaynağından gelmiyorsanız ve çok yetenekliyseniz, çok zenginseniz en fazla esnaf hizmetlerinde bulunursunuz. Çünkü o birimde sorumluluğunuz vardır, ama karar verme yetkiniz yoktur. Sadece maddi kaynak sağlar veya bulunursunuz. Ayrıca bu örgütün şifreli bir dil yapısı jargonu vardır. Binlerce kelimeden oluşan bu dili eğer onlarla yaşamamışsanız dışardan biri olarak konuşulanları, yazılanları anlamanız mümkün değil. Örneğin Fetullah Gülen ve mensupları kesinlikle alevi kelimesini kullanmaz. Eğer içerde özel, mahrem bir ortamda F. Gülen alevilerden “kızılbaş” diye bahsederken, dışarıya yani genele konuşurken “ehl-i beyt” ibaresini kullanır. Eğer yapıda değilsen bu ayrımların ne olduğunu ve bu ayrımla ne amaçlandığını bilemezsin.



Siz F. Gülen için deccal diyorsunuz. İslami bir backgroundu olduğunu söyleyerek insanları etkilemiş birine deccal diyebilmeniz için elinizde yeterli done var mı? Varsa bu doneleri yapının içindeyken mi tespit ettiniz yoksa ayrıldıktan sonra geriye dönük muhasebe yaparken mi ulaştınız bu kanıya?
İkincisi. İçlerindeyken hiç aklıma böyle bir şeyler gelmedi. 2003’te sıtkım sıyrılıp bunlardan ayrılınca 2010 yılındaki “Mavi Marmara” yaşanıncaya kadar F. Gülen’in şahsını, yine yapıdaki kokuşmuşluktan ayrı tutarak sevmeye, saymaya zorladım kendimi. Benim gibilerin sayısı çoktu o yıllarda. “Kendisi iyi çevresi kötü” genel bir argümandı. 7 yıl kendimi bu şekilde avuttuktan sonra, bu adamın tutulacak hiçbir yanı yok kanaati “Mavi Marmara olayında otoriteden izin alınmalıydı.” sözüyle bende netleşti. “Acaba deccal mi bu adam?” diye sorgulamaya başlamam ikinci kırılmayı yaşadığım Mavi Marmara olayıdır. İslami araştırmalar yapan ve kitaplar yazan birisi olarak deccal, mesih, mehdi, ahir zaman kavramlarını bilen biriyim. Ayrıca F. Gülen’i iyi tanıyan biriyim. Bu ikisini yan yana getirmeye başlayınca 3-4 senedir bu kanıya vardım. Ve 15 Temmuz geçesi “Tamam, bu adam deccalin ta kendisidir” dedim. 2010 yılında bende oluşan soru işareti giderek kuvvetlendi. Kuvvetlendi ve 15 Temmuz gecesi bende resim netleşti. Ve bir televizyon kanalı için iki bölümlük geniş bir araştırma yaparak “Fetullah Gülen beklenen deccallerden biri mi?” şeklinde bir çalışma yaptım.

Burada önemli bir konuyu aktarmak istiyorum ve bütün kayıtlara geçmesini isterim ki, F. Gülen ve çevresindekilerin kesin inanışı F.Gülen’in beklenen ahir zaman mehdisi olduğudur. Bu ayrıntıyı iyi görmek hem Fetullah Gülen’in şahsi mücadelesi hem de çevresindekilerinin psikolojilerini anlamak hususunda mihenk taşıdır. F. Gülen’de, 10 yaşlardan başlayan ve giderek pekişen “ben beklenen Mehdiyim” inanışı onda Allah’ın varlığına duyduğu inançtan daha kuvvetlidir. Bu kanaat onun bütün yaptıklarının ve yapmadıklarının gerçek sebebini ortaya koyar. Örneğin; Fetullah Gülen 15 Temmuz sonrası, on beş yirmi gün sonra bir mısır televizyonuna çıkıp “Batı müdahale edip Ak Partiyi iktidardan indirsin. Bu silahlı müdahalede olabilir” dedi. Bu saçma sapan beyanat Avrupa için, Avrupa insan hakları için de uygun bir söylem değil. Açık açık batı Türkiye’yi işgal etsin, mevcut iktidarı silah zoruyla indirsin demek. Bu söylem size aptalca bir söylem olarak gelebilir. Ama F. Gülen için bu saçma bir beyan değil. Nedeni ise F. Gülen kendisini Mehdi olarak görmesidir. Ve bu durumda Cumhurbaşkanı Erdoan’ı Deccal , İsa/Mesih olarak da Hristiyanları kabul ediyor yani Batıyı.

Eee, hadis-i şeriflere göre Mehdi-Deccal mücadelesinde ne olacaktı? Deccal-Mehdi ile girdiği savaşı tam kazanmışken, tam her şey bitti dendiğinde İsa-Mesih (Batı-Hristiyanlar) devreye girecek Deccal’e saldıracak ve Deccal yerle bir edilip Mehdi galip gelecek. Yani F. Gülen ve çevresi her şey bitmedi, daha durun derken bu teze inandıklarından söylüyorlardı. Lakin bekledikleri gelişme olmayınca Batı harekete geçmeyince, Mısır televizyonuna çıkıp Batıya işini, görevini hatırlatmak istedi. Başta da söylediğim gibi F. Gülen ve çevresi normal bir insanın baktığı perspektiften bakmıyor hayata. Önceki yıllarda Amerika ile CIA ile görüşmeler yaparken de ben bir din adamıyım, ben bunlarla işbirliği yaparsam dine ihanet etmiş olurum düşüncesi yoktu ki adamda. Ben Mehdiyim, ben davam için Amerika’yı da CIA’yı da Mossad’ı da kullanabilirim perspektifine sahip. F. Gülen’in psikolojisinin temeli bu.

15 Temmuz PKK için (belki de hava onlar için çok pusluydu) bir sessizlik süreciydi. 15 Temmuz’da adeta sus pus olmuşlardı. Süreçten bir hafta, 15 gün sonra aniden hortlayan bir terör. Doğu’daki saldırılar, patlamalar… Dershanelerin kapatılması sürecinde Doğu’da bir dershanede bomba patlatılması, ardından emniyet içinde doğuda yapılan manevralarla beraber PKK’nın devreye girmesi. Abdullah Öcalan’ın İmralı’dan Pensilvanya’yı işaret edecek sözler söylemesi!.. Tüm bunları düşünerek FETÖ ve PKK’yı yan yana koyabiliyor muyuz?
Bunları yan yana koymak için yalnızca 15 Temmuz ve sonrasında yaşanan gelişmelere bakmaya gerek yok. Her ikisinin arka plandaki derin bağlantılarını belli ölçüde biliyorsanız, iyi bir analiz yeteneğine sahipseniz ve sürecin satır aralarını yakından takip etmişseniz, sadece şimdi değil seneler öncesinden başlayan derin işbirlikleri olduğunu zaten çıkartabilirsiniz. Tabi bu çok iyi bir analizci, iyi bir gözlemci olmayı gerektiren bir şey. Diyelim ki sadece gündemi takip eden sıradan meraklı bir vatandaşsınız. 17-25 Aralık süreci başladıktan sonra bunların arasında sistematik bir işbirliği olduğunu sadece gazete manşetlerinden bile çıkarmak mümkün olur. Örnek vereyim; 30 Mart 1997 yerel genel seçimlerinde Güneydoğu Bölgesi'nde askeri lojmanlara kurulan seçim sandıklarında HDP anlam verilemeyecek adar yüksek oranlarda oy alıyor. Bu kesinlikle irrasyonel. Çünkü bu insanlar canlarını vererek, kanlarını dökerek o partinin silahlı koluyla mücadele eden insanlar ve aileleri. Rasyonel olan oralardan HDP'ye hiç oy çıkmaması. Bunun çok daha çarpıcısı 7 Haziran ve Kasım seçimlerinde oldu. 17 – 25 Aralık'tan itibaren polis teşkilatı içerisinde ciddi bir temizlik başladı. 4-5 bin civarında görevden alınan oldu. 15 Temmuz'da atılıp da o dönemde bir sebepten atılmayanlar ne oldu? Büyük ölçüde kritik yerlerden, batıdan alındılar, sözüm ona doğuya sürgün edildiler. Şimdi o aktarmanın yansıması olarak, 7 Haziran 2015 ve 1 Kasım 2015 seçimlerinde bu tür lojman bölgelerindeki sandıklardan çok daha yüksek oranlarda oy çıktı.

Mesela 2014 Kobani olaylarında 50 kişi öldürülüyor. Olayların başladığı ilk iki gün içerisinde sadece Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nden 400 tane rapor başvurusu yapıldı. Bunlar medyaya yansıdı. Orda kan gövdeyi götürüyor, 400’den fazla polis kişisel sebepler öne sürerek izin dilekçesi alıyor. Birçok poliste izinsiz olarak ortadan kayboluyor.

Gülten Kışanak ile Ekrem Dumanlı’nın Belediye binasına arka kapıdan girerken çekilmiş fotoğrafları falan…
Medyaya yansıyan bu tür somut bilgileri yan yana koyduğumuzda zaten bunların bir işbirliği içerisinde oldukları gerçeğine varıyoruz. Ve şimdi 15 Temmuz’dan sonra ortaya dökülen bilgiler zamanında bütün bunları görmüş biri olmama rağmen benim yine de küçük dilimi yutmama sebep oluyor.

Düşünün; Semih Terzi’lerin yaptıklarını. Doğrudan PKK ya atış koordinatlarının bilgilerini verecek kadar. Bombalanacağını bildiği yerlere özelikle ölsün diye bizim askerlerimizi gönderecek kadar değildir diyordum. Bu yüzden her gün bir kaz daha küçük dilimi yutuyorum. Bu öyle bir şey ki bunların kötülüğünün dibini göremiyoruz biz.



Röportajın yarın yayınlanacak kısmında aşağıdaki soruların yanıtlarını bulabilirsiniz. 

Fetö'den nasıl ayrıldınız? Şu an insanlar neden ayrılamıyor?
Fetö'den ayrıldıktan sonra tehdit edildiniz mi?
Fetö neden Futbol'u ele geçirmek istedi?
Futbol dünyasında Fetö'nün gücü neydi?
Futbolculardan himmet alınıyor muydu?
Yöneticileri Futbolcu - FETÖ ilişkisini biliyor muydu?
YORUMLAR (üye olmadan da yorum yapabilirsiniz.)
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.